Arap Lokantası

Fattoush

        Önde Kamil arkada ben, yağmur altındaki Fatih Camisinin avlusundan Malta Kapısına doğru koşuyoruz. Ceket, gömlek, pantolon bir dakikada sırılsıklam oldu. Elimdeki çantayı kafama siper ediyorum. Kamil pek oralı değil. Devamlı “Geldik geldik, az kaldı” diyor. Bu, onun peşine ilk takılmam ama sanki uzun süreli bir arkadaşlığın getireceği uzun süreli bir rezil olma hali yaşayacakmış gibiyim. Ben insanlara neden “hayır” diyemem ki? Önümüzden esen rüzgâr hızımızı kestiği için geriye bakarak koşuyoruz.

        “Hey mübarek! Nasıl da bastırdı yahu!”

        “Ya ya, hiç sorma!”

        Neyse ki kapıya ulaştık. Kapının kemeri altında soluklanıyoruz. Kamil hem derin derin nefes alıyor hem gülüyor.

        “Mide belasına çektiğimiz eziyete bak birader.”

        “Ha şunu bileydin!”

        Anlamadı; ne dediğimi soruyor.

        “Valla, çok haklısın diyorum.”

        Yağmurun dineceği yok. Yaşlı bir çift de kapının altına sığınıyor. Amca bir yandan sakallarındaki suyu sıvazlıyor bir yandan “Bereket, bereket.” diyerek yağmura adeta tezahüratta bulunuyor. Yağmur da karşılık verir gibi hızını artırdıkça artıyor. Saçları yanaklarına yapışmış esmer bir kız çocuğu yanıma yanaşıyor. Elindeki kâğıt mendili uzatıp bir şeyler söylüyor ama dediklerinin içinden sadece “Allah” sözünü anlıyorum. Allah rızası için bir kâğıt mendil almam gerekiyor. Benim için bu, para harcanacak bir neden ama kimseye güvenemiyorum. Hani bilsem gerçekten ihtiyaçları var, tamam. Şimdiye kadar gerçekten ihtiyaç sahibi birini gördüğümde infaktan zerre geri durmamışımdır(!) Cumaları veriyoruz ya… Dilenci çocukları her gördüğümde aklıma gelen, aslında bunları çetelerin kullandığı, paraya para demedikleri gibi cümleleri aklıma getiriyorum ama çok ıslanmışım. Çocuğun eline bir lira tutuşturup kâğıt mendili alıyorum. Çocuk, Kamil’e yönelince o beni gösterip beraber olduğumuzu, aldığımızı söylediyse de çocuğun ısrarını kıramıyor. Kamil’in, mendili alırken “Normalde ben sana zırnık koklatmazdım ama yanımızdaki aldı ne yaparsın, bizi pinti bilmesin.” der gibi bir hali var. Kız yaşlı çifte önce şöyle bir bakıyor, sonra yanlarına gitmeden sağanak yağmur altındaki çarşıya yıldırım gibi dalıyor. Terliklerinin arkası topuğuna vura vura soldaki sokağa girip kayboluyor. İkimiz de kâğıt mendillerimizin paketini açıp yüzümüzü silmeye başlıyoruz. Neyse ki benim kel kafamın pek saç kurutma derdi yok. Kamil’in, bu gür saçlarla işi zor görünüyor. Karşımızda bizi izleyen yaşlı çiften teyze olanı öğüt verici bir ses tonuyla bize doğru sesleniyor.

        “Almayın, evladım şu çocuklardan bir şey. Bunları, sabah ciple bırakıp akşam ciple alıyorlar. Almayın!”

        Sonra kocasına dönüp “Gerçi bu Suriyeliler de pek bir arsız yahu! Gitten, yoktan anlamıyorlar.” diyerek işlediğimiz suçun hafifletici nedenini sunuyor. Amca da dâhil oluyor,

        “Öyle öyle, arsızlar ki ne arsız, bırakmıyorlar adamın yakasını. Bizim dilencileri de kuruttular, etrafta bir tek Türk dilenci göreniniz var mı? Nereye gittiler, nereye kayboldular?”
Söylediklerine iki üç saniye dudaklarını büküp hayret ettikten sonra devam ediyor,

        “Adamlara dur mur diyen de yok. Hayır, şurada iki simit satayım desen belediye yapışır yakana, işgaliye vermezsen tezgâhını yüklenip götürür. Bir geliyor o kanı bozuklar evlat, zannedersin anarşistler var da onlara hücum ediyorlar. Kaçtın kaçtın, kaçamazsan gitti ekmek teknen demektir. Sonra ara ki bulasın. Gel gör ki Suriyelilere zerre miskal bir şey diyen yok.”

        Korktuğum oluyor ve Kamil’de lafa giriyor.

        “Amca, bunlar Suriye’de de dilencilik yapan tipler. Anlayacağın burada da aynı işi yapıyorlar. Bir de bizim doğudan gelip Suriyeliyim diyenler var.”

        Amca hiç oralı değil. Bildiğini okumaya devam ediyor.

        “Bunları geri de gönderemezsin. Gider mi adam? Gitmez. Sen olsan böyle cenneti bırakıp geri döner misin? Dönmezsin. İstanbul’un tadını almaya gör. Bir aldın mı, tamamsın. Daha git gidebilirsen. Ben yetmiş altıda geldim buraya. Gelirken köyde harmanı, bağı, bostanı bıraktım. Ahırdaki ineğin öküzün hesabını bilmezdim. Traktör desen bir tek biz de vardı. ‘Bir gidelim olmadı döneriz.’ dedik ama nerde. Köydeki sermayeyi burada, ha şu işti ha bu işti derken tükettik. Allah’tan akıl edip iyi kötü bir ev aldık. Şimdi almak ne mümkün? Ev fiyatları bunların yüzünden ateş pahası oldu.”

        Ben de konu ne zaman eve, kiraya gelecek diyordum. Yağmur dinmezse iki senedir ağızlara sakız olmuş klişe lafları ardı ardına duyacağımdan hiç şüphem yok. Yağmur durmuyor. Ev fiyatlarının artmasından başlayan muhabbete müdahil olmamak için gömleğimin yakasına iliştirdiğim kulaklıklarıma sığınıyorum. Telefonumu çıkarıp müzik klasörümden rastgele bir şarkının üzerine dokunuyorum. Beğenmeyip başka bir tanesini sonra başka bir tanesini açıyorum ama ruh halime uygun bir şarkı bulamıyorum. Radyoya bakalım. Kanalları dolaşmaya başlıyorum. Giriş müziği yeni çalmaya başlamış arabesk bir şarkının olduğu kanalda duruyorum. Ne yalan söyleyeyim, severim arabeski. Kimin şarkısı bu? Bizimkiler konuşmaya hararetli bir şekilde devam ediyor. Anlaşılan Kamil, amcayı kızdırmış,

        “Ne garibanı evlat, bunların çoğu eşkıya, eşkıya! Ülkelerini karıştırdılar yetmedi şimdi sıra bizimkinde” derken sanatçı şarkıya giriyor,

        “Nerede boynu bükük bir garip görsen hor görme kim bilir ne derdi vardır.”

        Orhan Gencebay’mış. Kamil, amcanın aksine Suriyelilerden yana duruyor. Amcanın laf anlamazlığı karşısında köşeye sıkışmış durumda. Kesin, şimdi örnek bir olay anlatacak. Bu adamla olan iki haftalık tanışıklığımdan onun tam bir örnek gösterme hastası olduğunu söyleyebilirim. Özellikle sıkıştığı anlarda bu onun can simidi oluyor. Hiç değilse konuyu dağıtıyor. Şarkının sesini artırıyorum. Artık hiçbir şey duyulmuyor. Bu adamın peşine takılıp bir saatlik öğle tatilimi berbat ettiğime mi yoksa üstüm başımın sırılsıklam olduğuna mı yanayım? Hayatı boyunca Araplara ve Arap kültürüne pek de sıcak bakamayan ben, şimdi bir delinin aklına uyup yağmurun altında Arap lokantasına koşturuyorum. Şarkı devam ediyor,

        “Nice ümit dolu hayat yolunda, yolunu kaybeden garip ne yapsın?”

        Şarkı bitmeden yağmur diniyor. Başladığı gibi aniden duruyor. Kulaklığımı çıkarıyorum. Teyze, nisan yağmurunun böyle olduğundan, bir anda başlayıp bittiğinden bahsediyor. Teyzenin son sorusuna da cevap verip kapıdan ayrılıyoruz.

        “Öğretmeniz teyze biz.”

        Yaşlı çiftle vedalaşıp caddeye giriyoruz. Buraya birkaç sene evvel de gelmiştim. Peynirciler, kuruyemişçiler, dönerciler, kasaplar… Tarih kokan hoş bir çarşı; üstelik yaşıyor. Hem tarih kokacak hem yaşayacak bu ikisini pek yan yana koymuyorlar. Tarihiyse turistik oluyor. Turistik, yani konserve… Burada dükkân kiralarının ne kadar olduğu düşünmeye başlıyorum. Sonra vazgeçip etrafı seyretmeye devam ediyorum. Tabelası Arap harfli bir lokantanın önünden geçiyoruz. Karşısında tıpkı onun gibi tabelası olan bir tatlıcı var. Yürüdükçe bazen iki üç dükkân arayla bazen de peş peşe benzer tabelaları görüyorum. Market, peynirci, kuru yemişçi… Kamil geçtiğimiz lokantaların hiç birine yönelmiyor.

        “Az ileride, benim her zaman gittiğim bir yer var. Oraya gidelim. Hem temiz hem çok lezzetli yemekleri var. İnan hayran kalacaksın”

        Hayran kalmayacağımdan eminim de bu adamın bir daha peşine takılıp perişan olmayacağıma dair kendime hiç güvenim yok. Biraz sonra lokantanın önünde duruyoruz. Kafamı kaldırıp tabelasına bakıyorum. Aynı, Arapça yazıyor. Küçükken birkaç yaz mahalle camisinin Kuran kursuna devam etmiştim. Hatta Kuran’a bile geçmiştim. Biraz zorlasam okuyacakmışım gibi geliyor. Bu yazıların altında, üstünde bazı işaretlerin olması gerekiyor. Neydi, hereke miydi? Onlar olsa belki… Hem yürüyüp hem yazıyı sökmeye çalışırken ayağım lokantanın önündeki kaldırıma takılıyor. Hayır, düşemem şimdi. Yüzüstü yere kapaklanıyorken Kamil’in elleri sağ pazımdan yakalıyor.

        “Aman dikkat Emre Hocam!”

        “Sağ olun Hocam. Az kalsın yapışıyorduk yere.”

        Girişte döner ve uzunca bir yemek tezgâhı var. Önce, bizi on beş yaşlarında bir garson karşılıyor.

        “Buyurun, hoş geldiniz”

        Sonra ona, yemek tezgâhının ardındaki bir iki çalışan da katılıyor.

        “Buyurun, hoş geldiniz”

        İçeri girer girmez hafif bir sarımsak kokusuyla karşılaşıyoruz. Sarımsağı severim de şu kokusu olmasa… Üç dört metre uzunluğundaki girişi geçtikten sonra masaların olduğu bölüme geliyoruz. Duvarlar ve tavan içlerinden kırmızı, mavi ve yeşil ışıklar çıkan alçıpanlarla süslenmiş. Bizdeki düğün salonlarına benziyor. Mekân ortadan ikiye bir paravanla ayrılmış. Masaların yarıdan fazlası dolu ve içeride muazzam bir ses kalabalığı var. Hemen hemen herkes derin bir muhabbetin içinde. Paravanın sağ tarafı sol tarafına nazaran daha sakin. Gayri ihtiyari oraya doğru yönelecekken Kamil’in uyarısıyla yön değiştiriyorum. Sağ taraf ailelere aitmiş. Garson ortalarda bir masayı gösteriyor. Oraya geçiyoruz. Ben etrafı incelerken garson servisimizi açıyor. Ardından menüyü getiriyor. Tanıdık hiçbir yemek ismi yok. Bu işi Kamil’e bırakmak en doğrusu olacak. O da durumu anlayıp sen merak etme, ben hallederim der gibi bir bakış atıyor. İçim çok rahatladı(!) Kamil, yemeklerden birer porsiyon alıp ortadan yemeyi teklif ediyor. Böylece birçok yemeği de görmüş, denemiş olurmuşum. Benim buna olur vermem üzerine de siparişlerimizi garsona sıralamaya başlıyor. Bir porsiyon felafel, dürüm olmayacakmış, yoğurtlu ve yağlı bakla, fettuş, üzerinde kurutulmuş ekmekler olan harika bir salataymış, kubbe, bizim içli köftenin büyüğünü düşünecekmişim, son olarak da eskelop –buna bayılacakmışım- sipariş ediyor. Masaya önce lavaşa benzeyen dilimlenmiş bir sepet ekmek geliyor. Ekmeğin şekerimsi bir tadı var. Lezzetli, beğendim. Kamil bunu yüz şeklimden anlayıp gülümsüyor. Adı, Suriye ekmeğiymiş. Yalnız ekmek hakikaten güzelmiş. Ardından köfteye benzer bir yemek geliyor. Bu da Arapların en meşhur yemeği felafelmiş. Gerçi felafelde Filistinlilerin üzerine yokmuş. Taksim, Talimhane’de Filistinli bir felafelci varmış. Asıl orada yiyecekmişim ki… Tadıyorum. Fena değil. Beş dakika sonra eskelop hariç diğer yemekler de masamızda oluyor. Kamil artık yemeklerin neyden ve nasıl yapıldığını anlatıyor. Müşterilerden biri kapıda bizi karşılayan garson çocuğa içinde sadece haber kelimesini anladığım bir şeyler söylüyor. Bunun üzerine çocuk bir televizyon kumandası getirerek Kamil’in iki masa arkasındaki duvara monte edilmiş televizyonu açıyor. Birkaç kanal geçtikten sonra yine aynı müşterinin isteğiyle bir haber kanalında duruyor. Haber, Arapçada da haber miymiş? Kamil’in yemek tariflerinden sıkılmaya başladığım bir anda bu iyi oldu. Ekranda bir çift kocaman siyah göz beliriyor. Dışarıya fırlamış elmacık kemiklerin ve çukur çukur olmuş yanakların üzerinde bir çift kocaman siyah göz, annesinin kucağından etrafına korkulu gözlerle bakıyor. Muhabir, mikrofonu anneye uzatıp bir şeyler söylüyor. Ekranın altında Türkçe altyazı beliriyor.

        “Kaç gündür süt içmiyor?”

        Kameraya doğru bakıyor annesi. Ekranda şimdi iki çift kocaman siyah göz var. Yeryüzündeki bütün hüzünleri yaşıyormuş gibi bakıyor. Daha fazlası, mutlaka daha fazlası var. Korkunun ve hüznün bu kadar net yansıdığı bu bakışlarla karşılaşsam ne yapardım? Allah aşkına biri şu kanalı değiştirsin!

        “Bir aydır süt içmiyor.”

        “Kubbeden hiç yemedin hocam! Hadi yahu…”

        Gülümseyerek kubbeden okkalı bir lokmayı mideye gönderdim. Adamlara yemek konusunda haksızlık etmişim, mutfakları gerçekten lezzetliymiş. Ekrana 2. Dünya Savaşındaki Alman toplama kamplarındakine benzer bir görüntü geliyor. -Hayatımda gördüğüm her açlık manzarasını ilk önce Alman kamplarına benzetmemin, günümüz dünyasındaki yüzlerce manzarayı atlamamın geri planını bu güne kadar hiç sorgulamadım. Şimdi de bundan habersiz yine aynı benzetmeyi yapıyorum.- Kaburgaları sayılan on yaşlarında bir çocuk. Kaç gündür yemek yemediğini soruyor muhabir. Son siparişimiz masamıza servis edilirken çocuk, yedi gündür yemek yemediğini söylüyor. Kamil asıl yemeğimizin şimdi geldiğini söylüyor. Çocuğun vücudu her zerresine kadar verdiği cevabı doğrularken muhabir yemin etmesini istiyor. Kamil, eskoloptan bir lokma yersem Arap yemeği hakkındaki bütün olumsuz ön yargılarımın kırılacağına yemin ediyor.

        “Hocam, bu tavuğun üzerine ne sürmüşler böyle ya! Nefis olmuş.”

        Söylediklerimde ciddiyim. Eskolop harikaymış. Kamil daha da kurumlanıyor. İki çocuk çöpün kenarına çömelmiş yerdeki yiyecek artıklarına toplayıp yiyor. Kamil, arkasına dönüp bir süre haberleri izliyor. Yirmili yaşlardaki genç feryat ediyor. Bulgurun kilosunu iki yüz elli liradan satıyorlarmış. Ekmek desen bulunmuyormuş. Müslümanların daha ne kadar sessiz kalacağını soruyor. Sessiz mi kalıyoruz? Daha ne yapabiliriz? Kendimi haklı çıkaracak birkaç tane daha soru soruyorum. Kamil önüne dönüyor. Kaşları aşağı inmiş, morali bozulmuş.

        “Madaya burası. İnsanlar açlıktan ölüyor. Daha doğrusu öldürülüyor.”

        “Ne diye yardım etmiyorlar ki?”

        “Edemiyorlar. Çünkü kuşatma altında”

        Birlikte biraz susuyoruz. Sonra salatadan yiyorum.

        “Neydi bunun adı?”

        “Fettuş.”

Tehzib: Zehra Öztürk

Bu Sefer Lila Olsun Saçlarım

bu-sefer-lila-olsun-saclarim20160126085702

       Bu, Yıldız Ramazanoğlu ile ilk tanışıklığım oldu. Uzun zamandır tür değil de yazar listesi yapıp kitap okuyorum. Bu da haliyle her çiçekten bal almamı engelliyor. Ramazanoğlu, hayli zamandır tanışmak istediğim bir kalemdi ve birkaç isim sonra eserleriyle müşerref olmaya niyetliydim. Lakin, bu dumanı üstünde, hanım hanımcık kapaklı hikaye kitabını görünce nefsime hakim olamadım ve listemin dışına çıkıp ufak bir kaçamak yaptım.

       Eser geçtiğimiz ayın yirmi beşinde, Kapı’dan çıktı. Kitap, olay itibarıyla birbirinden bağımsız on iki hikâyeden müteşekkil. Lakin olaylardaki bağımsızlığı konular da görebilmek pek mümkün olmuyor. Kısacası yazar, farklı olaylarda hemen hemen bir konunun üzerinde duruyor: Kadın. Yalnız bu, çoğu erkek veya feminist kalemin karşımıza çıkardığı tanıdık eprimiş, yücelmiş, kahraman ya da her bu sıfatların hepsini birden yüklenen değil de yaşayan, tanıdığımız kadın. Yazar bu kadını her hikâyesinde ayrı ayrı resmediyor. Kadının bilinen sosyal yönleriyle beraber bilinmeyen ya da yanlış bilinen psikolojik yönlerini karşımıza çıkarıyor. Kayboluşunu, yenilişini ve hayatta kalma mücadelesini samimi bir şekilde dile getiriyor.

       Ramazanoğlu, hikâyelerini birinci şahsın ağzından sade bir üslupla anlatıyor. Çeşitli post modern hikâye teknikleri kullanarak hikâyelerine ayrı bir lezzet katıyor; lakin bunu yaparken üslubuna halel getirmiyor. Örneğin Okuyucularını içinden çıkılmaz iç konuşma veya bilinç akışlarına maruz bırakmıyor. Açık olmaya çalışıyor. İşte, kitapta altını çizdiğim birçok bölümden bir tanesi:

       “İnsanoğlu sere serpe dünyada uçsuz bucaksız yaşamak varken dört duvar yapıp kendi zindanını inşa ediyor. Yerinden kalkamayan ağır koltuklar, işgalci edasıyla oraya yerleşen masa, rulo yapılıp son boşlukları doldurulmuş halılar, bir gün lazım olur diye balkona ahtapot gibi yayılmalarına izin verilmiş bilumum saçmalıklar gidiyor. Süslü, büyük bir devrim yapıyorum, işi bırakıyorum bir süre. Çok paralandık ama bir ev bile alamadık senelerdir…”

       Dikkat çekme kaygısı güden, bunu yaparken de ne kelime ebelemeceye eyvallah eden ne de tekdüzeliğe düşen güzide bir eser.

10 Kasım Sabahı

light-graffiti-chair

Etrafındaki yaşlılara, çocuklu bayanlara aldırmadan oturduğu yerde kulaklığını takmış müziğini dinleyen genç, neredeyse dedesi yaşındaki şoförün üçtür ani fren yapmasına hiddetlenip,

– Kaptan, insan taşıyorsun insan, hayvan değil! diyerek tariz ve intak sanatına takla attırdı. Hem de dünya üzerinde ilk defa biri bunu kendi üzerinde yaptı. Sahne birden karardı ve gencin üzerinde sarı bir ışık belirdi. Alkış kıyamet. Yıllardır beklenen edip yüzünü nihayet göstermişti. Kimileri bu sahneyi ölümsüzleştirmek için cep telefonlarına sarılırken benim gibi bir kaçı da cümleyi unutmamak için bir yerlere kaydetme uğraşındaydı. Bütün yolcular edibe ulaşmak için müthiş bir taarruz başlatmıştı. Arka taraftaki üç liseli kız kendilerini hıçkırıklar içinde yere attı. Onun arkasındaki -hallerinden Mersin İdman Yurdu taraftarı olduklarına kesin gözüyle bakılan- bir grup genç sloganlar atıp kızların üzerine basarak yürüyüşe geçti. Korkarım muhteremi sevgi seli içinde linç edecekler… Edip vakarını hiç bozmadı bir şeyler bekliyor gibiydi. Siren çalmaya başladı. Edibin üzerindeki sarı ışık söndü. Etraf zifiri karanlık oldu. Işıklar yandığında edibin koltuğu boştu. Şaşkınlığımızdan yumruk yaptığımız ellerimizi ısırıyorduk. Sağ omzumu tutan bir elin beni hızla sarstığını hissettim.

– Alo, bir yol ver de inelim. Son durak burası son! Az önceki edipti bu.

Falancalar

suriyeli_cocuklar_iskence_goruyor_raporu_h469

Kadın, pazar poşetleri elinde tüketmekten bitap düşmüş halde apartman kapısından içeri giriyor. Arkasında 6-7 yaşlarında topalak yüzlü çocuğu sokakta kalıp evin karşısındaki parkta oynamak istiyor. Kadın, oğluna birkaç kez olumsuz cevap verdiyse de çocuk ısrarını sürdürüyor. Kadın hiddetleniyor,

“Gel buraya, akşam akşam çıldırtma beni!” Çocuk ısrarından vazgeçmiyor,

“Anne ne olur anne. Valla sen çağırınca hemen geleceğim!” Kadın yorgunluktan olsa gerek daha fazla didinmek istemiyor ve en büyük kozunu kullanıyor,

“İyi, sokakta kal da Suriyeliler götürsün seni…” Çocuğun birden kafası yere düşüp ayaklarını sürüye sürüye annesinin açtığı kapıdan içeri giriyor. Kadın cebren kazanamadığı savaşı siyasi oyunla hallediyor.

“Of, anne ya!”

Çocukluk zamanlarımdaki annem geliyor aklıma. Ayağıma taş, gözüme yaş değmesinden sakınan, her daim koruyucu meleğim annem. Annem, bu tombalak gibi akşam vaktinde dışarıda kalmak isteyince bana bu kadının oğluna yaptığına benzer uyarılar yapardı.

“Falancalar gelir alır kaçırır seni, kolunu bacağını kesip dilendirirler.”

“Falancalara yakalasın da seni gör!”

“Falancalar hep akşam olunca sokakta kalan çocukları dövüyormuş.”

Falancalar uzayıp gidiyordu. Uzun zaman katil, soysuz, hain, şerefsiz gibi birçok sıfatla birlikte bahsettiğim falancalar… Fikirlerim onca kıyıma uğrasa da hala beynimde bir yerlerde “falancalar” ile başlayankirli kalmış onlarca söz olduğunu hissediyorum.

Nedendir, sabilerimizi bir ateşten korumak için başka ateşe atmak; onlara çeyiz hazırlar gibi düşman hazırlayıp coğrafyası, tarihi, kültürü, alın yazısı bir milletlerin arasındaki çatışmayı körüklemek… Küçücük, masum bir yalan bugün çocuğunuzu sokaktan eve sokarken yarın aynı sokakta falancalarla gırtlak gırtlağa getirmeyecek. Bilediğimiz bıçak bir gün elimizi, yüreğimizi kesmeyecek. Müsterih olun!

İnsan Sevgisi Üzerine Bir Akrostiş

Mutlu olmak varken keyfini çıkart arkadaş
İnsanlar güzel, insanları sevmek güzel
Sevgi gibi bir şey var mı insana karşı duyulandan daha iyi
Amacımız budur birbirimizi sevmek
Nedensizce, sebepsizce hatalara rağmen sevmek birbirimizi
Tıpkı kardeşin gibi tüm insanlığa aynı duyguları beslemek
Rahat ol arkadaş, sen de insanların bir parçasısın ve seni seviyor tüm insanlık
Onlardan biri ol, onlarla ol mutlu ol sev hep insanları
Peki de gülümse insanlığa sevgini kat her daim.
İnsanlar güzel, insanları sevmek güzel

Hayal et: İnsanların Özgürce Yaşadığını

O gün Diyarbakır sokaklarında her yerde büyük hoparlörler yerleştirilmişti. Dünyanın bir çok ülkesinden gelen John Lennon kılığına girmiş 5673 Müzisyen, Diyarbakır Kalesinin önünden canlı olarak “İmagine” şarkısını söylüyorlardı.

“Cennetin olmadığını hayal et
Eğer denersen bu kolay
Altımızda cehennem yok
Üstümüzdeyse sadece gökyüzü var
Hayal et bütün insanların
bu gün için yaşadığını… “

Batmanlı Salim yıllarca peşinden koşturduğu Rozan ile evleneli o gün 2 sene olmuştu. Hatırladı ilk tanıştıkları günü. Rozan’a “İlk üretimi kadınlar başlattı” diyerek kalbini çalmıştı. Seviyorlardı birbirlerini, Salim boş zamanlarında yüksek tepelere koşar pantolonunu çamur ederdi. Rozan Salim’ın kendisini ne kadar sevdiğini sürekli sınıyordu. “Benim için sıfır kolluk kazakla taksim meydanında gezer misin?” , “Benim için Batman’dan Diyarbakır’a koşar mısın?” , “Benim için yumurtayı alt ve üstünden tutarak kırar mısın?” gibi cümlelerle. Salim ise “Yapamayacağımı sandın değil mi?” diyerek gaza geliyor ve her denileni yapıyordu.

Artık toplumda hiçbir kimse Allah’a, Cennete, Cehenneme inanmıyordu. Herkes John Lennon’dan etkilenmişti. Salim da Rozan da ve Salim’ın lisedeki biyoloji öğretmeni Fahrenheit ve felsefe öğretmeni Güler de. Gerçi Güler öğretmen, o bu düşüncedeydi galiba ama müslüman baskısından korktuğundan söylemiyordu. Her neyse insanlar evrim teorisinde hem fikir olmuşlardı. İnsan düşünen bir hayvandır deyip günlerini gün ediyorlardı. Herkes memnundu hayatında isteyen istediğini yapıyordu, yalnız istekler birbiriyle çatışmaya başladığında başladı her şey..

Fahrenheit öğretmenin Bağcılar’dan Batman’a tayini çıkmıştı yine o gün. Oturduğu mahalle Salim ve Eşinin oturduğu mahalleydi. Her ne hikmetse yolda Salim ve Rozan’ı gördü. Salim tanımamazlıktan gelmişti öğretmenini çünkü lisede satranç oynarken sürekli kaybettiğinden dolayı üzerinde büyük bir psikolojik baskı oluşuyordu bu yüzden de liseye dair hiçbir şeyi hatırlamak istemiyordu. Ne satrancı, ne bağcıları, ne Fahrenheit öğretmeni ne de Bekçi İsmail’i. Gerçi Bekçi İsmail’i çok severdi ama gene de çıkartmıştı hayatından. Rozan güzel bir kızdı, nasıl oldu da Salim’a bakmıştı kimse anlamıyordu. Ama Salim’tan duyduğu cümle aşık olması için yetmişti “İlk üretimi kadınlar başlattı.” Aman Tanrım o nasıl bir laftı öyle, bu zamanda kadın toplumun ortak bir malı gibi görülürken gerçekten kadına değer veren bir insandı Salim.

Fahrenheit Hoca onları görür görmez:

-Salim tanımayacağımı mı sandın çakalll.
-Hocammm
-Yanındaki de kim
-Eşim hocammm
-Güzelmiş. Sizinle net konuşayım. Salim benim senle işim olmaz, lisedeyken tipini beğenmezdim sana soracağım soruları tıs tıs yapan Ramazan K’ya sorar. Sonra da “Öyle değil mi Ramazzaaan” der eğlenirdim. Ama artık başka yollarla eğlendiriyorum kendimi kadınlaaaaaaar.
-Ne diyeceksiniz hocammm
-Şuanda cinsel duygularımı tatmin etmem gerekiyor. Eşini beğendim onunla sevişmek istiyorum.
-Olmaz hocammm
-Ne demek olmazı ya kendi isteğinle razı olursun, yoksa seni çeker öldürürüm.
-Olmaz hocammm
-Tamam da neden olmaz?
-Çünkü yaptığınız doğru bir davranış olmaz.
-Tamam da neden olmasın? Neden doğru bir davranış değil? Kime göre neye göre? Sen bana bunun cevabını ver? Eğer cevap verebilirsen özgürsünüz!
-Hocam bizim hoşumuza gitmez çünkü.
-Kendi açından konuş benim hoşuma gidecek. Senin karınla sevişmek istiyorum ve bana engel olacak hiçbir üst güç yok.

Salim konuşamadı Fahrenheit devam etti.

-Hayal et Salim, dinlerin olmadığını hayal et. Tanrının olmadığını hayal et, Cennet Cehennemin olmadığını hayat et. Şuanda şarkı söylemek istiyorum keyiflendim ve karını becermek istiyorum..

Salim felsefik konuşarak hocasını alt etmeye çalıştı.

-Elbette hocam siz biyoloji öğretmenisiniz benden daha iyi bilmeniz lazım. Şuan bana bunu yaparsanız bir sonraki bigbang sonrası evrimde geri kalmış bir tür olacaksınız. Evren bunun hesabını yanınıza koymaz.
-Hey dostum bunu ben yapmıyorum, atomlarım bu işi yapmak istiyor. Özgürüz aynen senin lisede parmak kaldırdığında söylediğim söylemlerdeki gibi.

O andan 1 saat sonra ..

Fahrenheit Salim’ın eşini becermişti. Fahrenheit memnundu, hatta Salim’ın eşi de memnundu. Yalnızca Salim üzgündü ama evrenin yasalarına iman ediyordu. Adalet bir şekilde yerini bulacaktı. Liseye dair bundan sonra bir şey daha duyarsa intihar edecekti. Bağcılar’a ait bir kavram daha Salim’ın hayatını karartmıştı. Peki ya eşi hamile kalırsa o zaman ne yapacaktı. Cevabı lisedeki Güler öğretmenin dediği bir sözde buldu: “İnsanların en büyük başarısı çocuk yapmaktır.”

Fahrenheit ise Batman sokaklarında mutlu bir halde dolaşıyordu. O sırada Ramazan K. örümcek adam kostümünü giymiş kısa film çalışmaları yapıyordu. Yanına yaklaştı ve gülümseyerek “Öyle değil mi Ramazzaaaan” dedi. Kulaklığını taktı ve yürümeye devam etti. Bir sonraki birlikte olacağı kadını hayal ederek, müzik dinliyordu. O gün hava Philadelphia’yada her zaman olduğu gibi güneşliydi. Oysa fırtınalı havalarda cima olmayı seviyordu Fahrenheit. Dinlediği müzik The Doors’un Riders on Storm idi. Fırtınalı havalarda cima olduğunu sevdiğinden, kendisini fırtınadaki binici diye tanımlıyordu. Şarkıda bundan bahsediyordu o yüzden bu şarkıyı dinlemeyi çok severdi. Şarkının sözleri şöyleydi:

Fırtınadaki biniciler
Fırtınadaki biniciler
Doğduğumuz bu evin içine
Atıldığımız bu dünyanın içine
Bir kemiği bile olmayan köpek gibi
Ödünç alınmış bir aktör
Fırtınadaki biniciler

Orada yolda bir katil var
Beyni bir kurbağa gibi sürünüyor,kıvrılıyor
Uzun bir tatil yap
Bırak çocukların oynasın
Eğer sen bu adama bir çıkış verirsen
Güzel hatıralar ölecek
Yoldaki katil..evet

Kız ,erkeğini seviyorsun
Kız,erkeğini seviyorsun
Elinden tut ve al
Onun seni anlayabilmesini sağla
Dünya sana bağlı
Hayatımız asla sone ermeyecek
Erkeğini sev,evet

Fırtınadaki sürücüler
Fırtınadaki sürücüler

Aşk ile Evlendim Ama Aşk İle Evlenmedim

1- Seviyorum Sevmiyor

Adım Muhterem komşularım tarafından ezilmiş bir insan olarak tanımlansam da aslında mutlu bir insanım, tabi o da bana göre. Yakın dostlarımın eşleri tarafından her zaman kıskanılırım: “Ne kadar da iyi bir kocaaa”. Eşiminse benden nefret ettiğinden Güneş’in doğudan doğması kadar eminim. Zaten benden önce ölesiye sevdiği bir adam vardı, ondan ayrılacağı günü kedinin kasap önünde ciğer beklediği gibi beklerdim. Öyle ki sevdiği adam onu bir gün terketti. Ben de çok mantıyı çok severim, o yüzden eşimin kalbini(aklını) çaldım. Karakterimde, özümde iyi bir insanım. Benden kimseye zarar gelmez ve iyi gelirli bir işim var. Karımın da duygusal boşluğundan yararlanıp evlenme teklifi ettim. Her insan evlenmek mecburiyetinde hisseder bir yerden sonra öyle olunca da eşim mantığını kullanarak benimle evlendi, beni hiç sevmemesine rağmen.

Eşimi çok sevdiğimden ötürü iş yerinde mesainin bitmesini saniyeleri sayarak bekliyorum. Bir an evvel çıkıp yanına gidebilmem için. Eve gittiğim zamansa beni kapıda karşılanıyor, yatağın içinde horuldayan bir vaziyette bekliyor beni yine de ondan tiksinmiyorum. Eve geldiğimde o yemeği çoktan yemiş oluyor ben de ses etmiyorum, tencerenin içerisinden soğumuş yemekten tabağıma doldurup hoşuma gitmese de yiyorum. Cinsel hayatımız çok nadir yaşanıyor denebilir. Genelde ya bir yerleri ağrıyor veya uyuma taklidiyle geçiştiriyor beni. Ayda yılda bir sefer yaptığımız için performansım çok yüksek ama buna rağmen eşim çok iktidarsızsın diyor bana. Seviştiğimiz zamanlarda tabi buna sevişmek denilirse çünkü ış-iş eklerini almış fiiller karşılıklı olur bizimkisi tek taraflı. Karım yatağa uzanıyor ve bana bir sandalye veya masa gibi sabit durarak oyunculuğunu konuşturuyor. Yüz ifadesinde lezzet almaya dair hiçbir belirti yokken çoğu zaman tiksinme hissi beliriyor. Aşağıda eve geldiğim zamanlardan birinde yaşanan bir diyaloğu paylaşıyorum:

– Aşkım seni çok özledim.
– Hep çıkarın olduğunda bana aşkım diyorsun.
– Ne yani bu akşam sevişmeyecek miyiz?
– Çok isterim ama ne yazık ki şofben bozuldu.
– Hay bu şofbenin anasını….

 

2-Sevmiyorum Seviyor

Benim adım Murat bense sevmediğim bir kadınla evlendim. Aslında evvelinde bir kızı çok seviyordum, ölesiye denebilir. Sorumsuzca davranıp “kız nasıl olsa beni seviyor az para kazanayım” diyerek İstanbul’a çalışmaya gittim. Ben gidince babası kızı bir başka bir adama vermiş, it oğlu it.. Geri köye döndüğümde ise herkes bana baskı yapmaya başladı “Sen ne zaman evleneceksin” diye. Bu baskılara daha fazla dayanamayıp köyün tipsiz ama ailesi ileri gelen bir kızı istettim, nasıl olsa bu kızı bana vermezler diye. Annem ısrarla kızı 4 sefer isteyince, kızın da bende gönlü varmış babası hemen verdi kızı bana. Sonra kafamı duvarlara vurdum ama tiksindiğim bir kadınla evlendim mecbur. İşim gücüm yok eve ekmek getirmiyorum ama eşim bana aşık olduğundan evin geçimini de sağlıyor, zengin kadınların evlerine gidip temizlik yapıyor. Kazandığı parayı getirip bana veriyor, bense gidip o parayla etrafımdaki arkadaşlara yemek ısmarlıyorum.

Karımı sevmeyip tiksindiğimden eve geç gelmeye çalışıyorum. Uyuduğunda eve girmiş olayım ki ne yüzünü ne de başka bir yerini görmeyeyim diye. Ama karım bu numaramı geç de olsa anladı ki beni sokaklardan toplayıp eve götürdü. Hatta askeri ücretli bir yerde işçi olarak çalışırken mesai bitimine yarım saat erken gelip patrondan beni eve götürebilmek için izin istiyordu. Beni eve götürdüğündeyse napıp edip beni bir şekillerde etkiliyordu. Ben de bir an evvel ereksiyon olayım diye aşırı güç uyguluyordum, hatta boş zamanlarımda mastürbasyon yapıyordum ki bel gevşekliği bende zuhur bulsun diye. Yine de karım benim erken boşalmama rağmen benden son derece memnundu. Etrafımızdaki komşu kadınlara da benden çokça ve abartılı bahsetmiş olmalı ki hepsi beni gördüklerinde ters ters bakıp kaçıyorlar. Yaşadığımız bir geceden size bir diyaloğu paylaşıyorum:

-Aşkım hoşgeldin gene geç geldin ama bekledim seni uyumadım.
-Uyusaydın keşke niye uykundan feragat ediyorsun?
-Yok ben bir gece sensiz olursam uyuyamam.
-Peki o zaman dön arkanı da bir an evvel bitsin bu zulüm
-Ee napalım yapacak bir şey yok sen mutlu ol

(7 saniye sonra)

-Tamam mı rahatladın mı?
-Aşkım bu gece adeta bir aslan kadar güçlüydün.

3-Seviyorum Seviyor

Benim adımsa Kaan. Eşimi seviyorum ve o da benimle severek evlendi. Lafı fazla uzatmayacağım: hayvanlar gibi sevişiyoruz..

Tokat Nâralar

haykiris-suriye-belgeseli

“Ben gidersem, o giderse Suriye’yi kime bırakacağız.”
İmam Bedir

 

Suriye’de 4 yıldır süren bir savaş var. Türk halkının bu konuyla ilgili olmasının yegâne sebebinin ümmet aşkı olmasını ne kadar da isterdim… Lakin çoğunluğun ilgisine mazhar olması sokaklarda dilenen Suriyeli dilencilerin ortaya çıkardığı rahatsızlıktan(!) ileri geliyor. İşin biraz daha derinine gitmek isteyen “endişeli azınlık” ise ya ev fiyatlarının yükselmesi ya da Arapların sözüm ona 1. Dünya Savaşı sırasındaki ihaneti duvarına toslayıp kalıyor. Ateş düştüğü yeri yakarmış ama bu ateşin bağrımızın hücrelerine kadar düştüğünü hissedemeyecek kadar duyguları törpülenip beyinleri hadım edilmiş insan sayısı ne kadar da çokmuş. Tülay Gökçimen’in 2013 yılında çektiği “Haykırış” belgeseli bu zümreye haykırıyordu. Gökçimen, birkaç gün önce aynı “Haykırış” ı kitap olarak yayınlamış. Kitap, Haykırış ve 2014 yılında çekilen Suriye Zindanlarında 24 Saat belgeselinin yazıya aktarımı olmakla birlikte belgesellerde yayımlanmayan röportajları da içermekte.

Kitap, Suriyeli on dört kadının çilesinden çok isminden de anlaşılacağı üzere haykırışını dile getirmiş. Dünyanın duymak istemediği gerçekleri haykırıyorlar. Son savaşı bir asır önce yaşamış, canlı tanık olarak birkaç savaş gazisinden öte bir tanığı kalmamış, ara sıra darbe ortamı oluşturulsa da gerçek manada savaşın acı gerçekleriyle yüz yüze gelmemiş bizler için savaşlar, genellikle sayısal verilerden ibaret olarak biliniyor. Önemli olan hangi şehrin elde edildiği/tutulduğundan, hangisinden geri çekilmek zorunda kalındığından, kaç canın yitirildiğinden, ateşkesten, barıştan vb. ibarettir. Tabi bir de günlük yaşantımıza olumsuz bir yansıması olup olmadığı da ilgi alanı içindedir. Suriyeli kadınlar savaşın ne olduğunu haykırmışlar.
Kitaptaki ilk röportaj Haykırış Belgeseli’nde anlatıcı konumunda olan Aktivist İman Bedir ile başlıyor. Yekûn itibariyle en geniş olan bu röportaj içerik itibariyle de diğerlerine göre daha kapsamlı. İmam Bedir, çocukluğundan itibaren Suriye’de yaşanılanların/yaşadıklarının kısa bir özetini vermiş. Baas Rejiminin iktidarı ele geçirdikten sonra halkına uyguladığı akıl almaz zulümleri dile getirmiş. Bir nefes ötemizdeki Müslüman(!) bir yönetimin benzerine ancak İsrail ve benzeri terör devletlerinde rastlanacak yasakları, işkenceleri, cinayetleri, tecavüzleri… İki kardeşi hapiste bir diğeri babasıyla birlikte sürgünde olan bir kadının yazsam roman olmaz zira gerçekçi durmaz dedirtecek hayat hikayesi, boğazları düğümlüyor. Bir diğeri Nur Saba Ahmed. Suriye Lazkiye kentinde doğup büyümüş. Tıp fakültesi öğrencisiyken ailesiyle beraber yanlarına hiçbir şey almadan önce farklı bir şehre ardından da Türkiye’ye kaçmak zorunda kalmış. Suriye’de yaşananları ve Eğitimine Türkiye’de devam etmek için vermiş olduğu mücadeleyi anlatıyor.

Bütün röportajların ortak haykırışı vatanlarına geri dönmek üzerine oluyor. Hepsinin cümlelerin içinde vatan aşkının feveranı var. Kurtuluştan ve kazanmaktan yana olan umutlarını biran olsun kaybetmemişler ama dünyanın durumlarına sessiz kalmasını anlayamıyorlar. Ümmete, Arap ülkelerine, dünyaya hep aynı cümleyle haykırıyorlar “Neredesiniz?” Kendilerine yapılan bu zulmü görmemeleri için nasıl bir körlüğe, nasıl bir idrak yoksunluğuna uğradıklarını soruyorlar. Fakat, elimizden ne gelir ki deyip kenara da çekilmemişler. Bir atölye kurup Suriye’de mücadele eden kardeşlerine yardım etmeye çalışıyorlar. Oda Seydisa röportajında, adını “Diriliş Atölyesi” koydukları bu atölyenin kuruluş ve faaliyetleri hakkında bilgi veriliyor.

maxresdefault

Abir Mustafa Suriye zindanında gördüklerini şöyle haykırıyor:
Tecavüz olaylarında insanlar nerede? Araplar nerede?
İslam alemi nerede? Nerede bu Araplar?
“La ilahe illallah” diyen ümmet nerede?
Tecavüz ediliyor ey insanlar!
Gidin İstihbarat merkezlerinde onları görün!
Bunlar neden sünni kızların başına geliyor? İnsanlar nerede? Araplar nerede?
Yemin ediyorum ki orada bir dakika bir yıla bedel.
Dünya izlerken onlar iktidar sahibi olmaya devam ediyorlar.
‘La ilahe illa Allah Muhammed’un Resulullah’ bayrağını kimler taşıyacak?
Arap ülkeleri nerede?
“500 kadın tutuklu, 503 olmaya ne dersini ?” dediler.
Aralarında 12 yaşını aşmamış küçük kız çocukları var.
Milyarlık İslam ümmeti…
Dünya nerede?

Fatıma Hamidi:
Daha 19 yaşındaydı! Yaşı daha 19’du!.. Neden?

Hadice Es-Seyd:
Allah bu sessiz oturmanızın hesabını elbet soracaktır.

Bu haykırışların duvarlarınızda yankı bulması dua ve temennisiyle…

Oy Nişabur bulancak, bu işler nasıl olacak

Arab diyarından çıkıp gelmiş başka bir gezgin, Cüneyd Cüveynî. Türlü fitnelerin kol gezdiği farklı beldelerde bulunmuş fakat malı mülkü olmadığından hiç zarara uğramayıp geze dolana hayatını idame ettirmişti. Ahalinin uğruna arbededen arbedeye savrulduğu meselelere aldırış etmeyen mizacından mütevaris feraseti sayesinde şehir karışmadan evvel olacakları görüp derhal orayı terk ederdi. Yine uzun yol tepip nihayet Nişabur’a vardı. Son birkaç yılını kargaşadan kaça kaça doğuya ilerleyerek geçirdiği için Fars lisanını öğrenmişti. Yeni yurdunda insanlarla kaynaşmakta sıkıntı çekmek şöyle dursun, dillerini sonradan öğrendiği fark edilmezdi bile.

Sevecen, hoşsohbet biriydi. Şair idi üstelik. Daha mısralarını telaffuza başlar başlamaz etrafında tanıyanı kim varsa elinde olmadan gülümseyip dinlemeye koyulurdu. Bir grup insan münakaşa edip işin içinden çıkamayınca nihayetinde Cüveyni’ye dönüp “Sen söyle ey Cüneyd” der, o da dinleyenlerin gönlü sürur bulana dek en sadra şifa sözleri döktürürdü.

Meydanda yine izdiham… Öfkeli kalabalık kelle istiyor. Meşhur mutasavvıfın istiğrak halinde ettiği şeriata zahiren aykırı bir söz yüzünden idamına hükmedilmiş. İnfazı durdurmaya çalışanlar yana yakıla başkadıya dil dökmekte. Son çare Cüneyd’den medet umdular:

Ol satıh gemisinden, bol deryaya dalınır
Gölgeyi asıl bilmiş, ne bilsin zahiriyye
Bilgeyi vâsıl bilmiş, der kelle mi alınır

Özü fenâ ermişden, sözü az şaştı diye

Hırsla bekleyenlerin en taş kalplisine bile temas etti. Zaten baskı sebebiyle gönülsüzce idam kararı vermek zorunda kalan kadı hemen mahkumun lafzında ısrarcı olmadığını, bu şartlarda cezalandırılamayacağını söyleyip davalı ve idam mangasıyla beraber hızlıca uzaklaştı.

***

Ne kadar lüzumsuz iş varsa tatmış, artık kafasını takacak dert bulamamaktan can sıkıntısına düşmüştü. Herkesle alay ederdi. İnsanları aşağıladığının farkına bile varmazdı. Devamlı böyle tahkirâne latife ederdi lakin yüz ifadesi pek latif değildi. O kadar çirkindi ki dışarıda görenler kıyamet alameti sanıp saldırmasın veya korkup kaçmasın diye yüzünü örtmek zorunda kalırdı. Ne yapsa acaba bu hafakanlarından kurtulurdu? Göğe bakarak düşündü. Göğsü genişler gibi oldu biraz. Fakat sonra hissettiği ferahlığın arkasındaki kölenin yellemesinden ibaret olduğunu fark etti. Rahat edemedi bir türlü. Arkasına dönüp:
“Daha hızlı yap lan!”
“Emrin olur ağam.”
“Zaten emrediyorum salak. Başka şansın mı var? Çok istiyorsan tarlaya alayım seni.”
Köle sırıttı. Tayfasıyla beraber oradan geçmekte olan Fahreddin Gazi’yi başlarıyla selamladılar.

Diyar diyar gezip önüne gelenle münazaraya girişmek en büyük iptilası Fahreddin’in. Daha yeni Maveraünnehir ulemasının eline vermiş, memleketi Hamedan’a dönüş yolundaydı. Öyle dirayet sahibiydi ki, hakikate erme maksadıyla başladığı seyahatleri zamanla zihnî keskinliğini muhafaza idmanına dönüşmüştü. Tıp, kimya, astronomi, kelam, felsefe ayırt etmeksizin her dalda bilgiliydi. Gazi vardığı her şehirde ilk iş bir kaziye talimhanesi kurar. Halktan kişiler varıp halkasına katılır, fikrî ihtilaflardan galip çıkmanın yollarını öğrenir. Bazılarıysa uğrayıp arkadaşıyla veya karısıyla yaptığı tartışmaları detaylıca izah edip, kestirmeden muhatabını alt etmeye yetecek bir argüman rica eder. Bazen Fahreddin bizzat müthiş hüccetlerle donatılmış görüşler serdeder, bazen talebelerini vazifelendirip ortaya koydukları görüşlere göre imtihana tâbi tutar.

İlmiyle çevresine ün salmış ne kadar adam varsa Fahreddin ile kıyaslanmaktan kurtulmak için kalkıp ona meydan okurdu. Henüz galip geleni olmadı ama iddialı kimseler boy gösterirdi. Henüz yirmili otuzlu yaşlarındaki heveskâr atılganlara denk geldi mi memnun olur, önce bir güzel tokatlayıp sonra ders halkasına katmanın yolunu arardı. Daha fazla kişiye vaaz etme imkanını kollardı böylece.

“Kişiye ‘Müslüman mısın?’ diye sorulduğunda ‘Elhamdülillah Müslüman’ım’ der, ‘İnşallah Müslüman’ım” demesi doğru olmaz.”
“Olur. Kimse Allah katındaki yerinden emin olamaz.”
“Eğer öyle derse müslümanlığını ihtimal seviyesine indirir. Sanki imanından şüphesi varmış gibi abesliğe düşer. Kişi zarurat-ı diniyyeyi kabul ettikten sonra müslimdir. Ne kadar kaliteli müslim olduğu ise ayrı mesele.”
“Müslümanlık bir teşkilatî mensubiyetten ibaret değil. Ayetlerde itikad ve amelle alakalı mevzular birlikte zikredilmiştir. Bunları birbirinden ayrı şubeler sayamayız.”
“Amel imandan bir cüz müdür ey Fahreddin? Şimdi günah işleyen biri dinden mi çıkar?”
“Hayır öyle demem. Ayrıca tekfirden uzak dururuz. Bunları konuşurken belli ki kafanda bazı örneklerle kanlı canlı ferdler tasavvur edip onları muhakeme ediyorsun. Şimdi biri sana Müslüman’ım dese, diğeri de gayrimüslim; hangisinin akıbeti cennet yahut cehennem olacak bilebilir misin? Belki ilki sonra dinden çıkacak, belki diğer ihtida edecek.
“Müslimin sonu cennet, kafirin sonu cehennem; bu müsellem. Meselemiz başka. Bu iki insan karşına konup mezkur hüviyetleri hasebince itikadî durumları nedir suali yöneltilse ne dersin? Açıkça gayrimüslim olduğunu bildiğin ve bunu şahsen ifade eden biriyle, Allah’a inanan ama daha ufak hatalara düşmüş birini aynı derekeye nasıl indirirsin?”
“Bunlarla alakadar olmamıza dahi gerek yok. Sen bir müşriğe nasıl Allah’ın bir olduğunu tebliğ ediyorsan, haram işlere karışana onların yasak olduğunu tebliğ edersin. Ne karşılık bulacağımıza takılmadan hakka ve sabra davet etmek vazifemiz. Yoksa tanıdığın zevatı doğru yolda yanlış yolda diye tasnif etmek hadsizliktir. En basit şey için dua ederiz, bizi cehennemden kurtaracak en mühim keyfiyyeti birkaç cümleyi ikrar ile garanti altına alıp ahiret yurduna kefil kılabilir miyiz?”
“Bunlar üzerine düşüneceğim.”
“İrtibatı koparmayalım. Burada takılabilirsin.”

Cüneyd, Fahreddin’in talimhanesine gelirdi ara sıra. Yine uğrayıp olan biteni izlemeye koyulmuştu. Gazi’nin en az bahsedildiği kadar usta olduğuna kendi gözüyle kulağıyla şahit olup etkilenmişti fakat lüzumsuz bir işte tekamüle çabaladığını düşünüyordu. Fırsatını bulup lafa daldı.

“Nedir bu mantık takıntısı kuzum? Bir kadına tutulsan, onu aklen mat ederek seni sevmeye mi ikna edeceksin?”
“Gayet tabii. Önce mantıken anlar, vakit geçince zihnen unutur lakin şuuraltında bana aşık olmasını lazım kılan esbab yerini almış olur.”
“Öyle olsa bile sen bunun farkındayken hiç rahatsızlık hissetmez misin? Gerçi senin bir şey hissettiğin vâkî mi?”
“Şairsin diye hassas mı oluveriyorsun? Ya seninkilere benzer bir şiir de ben yazarsam aniden öküzlükten hissîliğe mi terfi edeceğim?”
“Niye kendini benle mukayese ediyorsun? İtirazım isabetli mi değil mi, onu düşün.”
“Sen kendini benle mukayese etmesen böyle itiraz etmezdin ki.”
“İyi madem, yaz bir şiir görelim ey mi yaman bey mi yaman.”
“Öyleyse beş gün sonra yine uğra, eserimi değerlendir.”
“Tamamdır anlaştık.”

***

Abdullah, Yemen’den deniz yoluyla İran topraklarına gelen envai çeşit kokulardan satarak geçimini sağlardı. Şehirdeki zevk sahibi insanlarla beraber müşterisi de azalmıştı. Morali acayip bozuktu. Üç ay önce küçük çocuğu araba çeken atların altına kalıp ölmüştü. Hâlâ kabullenememiş, kendini toplayamamıştı. Bütün gün boş boş durduğu halde vaktin nasıl geçtiğini anlamaz, habire düşünürdü. Cuma namazından sonra dükkanda dostlarıyla sohbete daldı.
“Ne var ne yok Abdullah?”
“Sinek avlıyorum yahu. Gelip bakan bile yok.”
“Hoş kokular içindesin yine. Bir de bizi düşün.”
“Sattığının en kötüsü elinde kalanın âlâsından bile hoştur be Said.”
“Kah-kah-kah…; neyse, iyi misin sen, Allah sana sabır, diğer evladına uzun ömür versin.”
“Amin. Oğluma çarkeyn aldım, sevinsin çocukcağız biner oynar.”
“Güzel, güzel. Ulan neler icat ediyorlar yav.”

“Kilo vermişsin.”
“Ne bileyim. Baya yiyorum aslında.”
“Hareket ediyor musun?”
“Her sabah hirval sporu yapıyorum.”
“Yürüsene oğlum ne boş yere yorarsın kendini.”
Yahya’nın salakça tepkilerinden usanmıştı Abdullah. Etrafına bakındı. Yoldan çok insan gelip geçiyordu. Bir süre öylece seyretti.
“İşler niye kesat, sence niçin bu alakasızlık?”
“Felaket kokusu öyle kesif, bana müşteri bırakmadı.”
“Cüneyd’le Fahreddin kapışacak. Seyretmeye gelecek misin Abdullah?”, seslendi yoldan geçen biri.
“Kalkın gidelim canımız sıkıldı burada. Geliyoruz.”

Kalkıp gittiler.

***

“Nisyan ile malul insan, ne yaparsa yapsın önce kendini tatmin etmek ister. Büyük fedakarlıklara katlansa dahi asıl kıymet uğruna feda olunandan çok fedaînin varlığından mutmain olmasının ancak o şekilde kendini feda etmekten geçmesindedir. Çocukları, ailesi veya vatanı için canını ortaya koyan kişi, bu şecaati göstermediği takdirde beynini kemirecek olan ‘Ben nasıl bir babayım ulan?’, ‘Vatanımı müdafaadan kaçan bir hain miyim?’, ‘Y.rrak kafalının teki miyim yoksa?” suallerini tasfiye etmekten âlâ bir motivasyon sahibi değildir. Yani senin bütün hayatın bâtıl bir meşgale üzerine kurulu. Çocukken geri zekalılıkla itham edilmekten öyle kompleks yapmışsın ki on yıllardır zeki olduğunu ispatlamaya çalışıyorsun.”
“Anlattıkların nefs dediğimiz hakikatten ibaret. İnsanda öfke ve şehvet olmasa onu en basit iş için bile harekete geçirmek imkansız olur. Hayırlı işler için bile bizi kamçılayan, çarkımızı döndürmemizi sağlayan unsurlardır bunlar. Mühim olan bu nefsanî cevheri yok etmek değil terbiye etmek; onun esiri olmayıp dengeli hayat sürmek. Suçlamaların sadece bana değil bütün insanoğluna sanki, “hayvanî dürtüleriniz var” diyerek beni güya aşağıladın ama fennî lakırdılardan öte kelam edemedin.”

Seyircilerden kıkırdamalar duyuldu. Münazırın suskunluğu ve tribünlerin müstehzi i’tiyanı tartışmanın sonucunu tayin eder gibiydi. Son bir hüruc harekatına yeltendi mağlub:
“Ben feylesofum, şüpheciliğimi korurum… Harbiden hayatında harb meydanı görmüş değilsin, sana niçin gazi derler?”
“Geçmişe mazi, ölmüşe niyazi derler. Hadi uza koçum.”
“Yahu bu Cüneyd yüzünden mısra kurmadan konuşan kalmadı. Allah belanızı vermesin”
Güya aklına mukayyet olmak için taş yağmurundan kaçar gibi başını iki eliyle tutarak koşa koşa odadan çıktı.

Geçen günden kalma davalarını bağlamak için gelmişti Cüneyd.
“Yine yaptın yapacağını Fahreddin. Kimdi bu arkadaş?”
“Kelkahya hıyarın teki. Boşver, gel otur.”
“Vakit kaybetmeyelim. Oku bakalım şiirini Fahri.”
“Dinleyin tosunlar başlıyorum.”

“Hadi okusana.”
“Bir dakika gülmem geçsin… Başlıyorum.” (*)

Sokaklarda sâime gibi hâl rastgele cuyem behkele
Hoşhıram dilberler dahs ede sanki ruhumu teltele

Nazarıma temas etmedi hiçbiri haysü lâyık-ı mahbube
Bedid-i lühlede selsebil yok imiş bu âciz teşnelebe

Taacibe rastlar ol âlempesend bazısı lâkin lâ ârid
İlla arayım melda vü sedya-ü fakid olsa bana vârid

Lâkin bâyistedir her düffaya şayeste bir arâ medibb
Ber-mûcib ol hâcetmend eyler bânûya müştakane debib

İksir-i tabiiyyuna şifte bî-perva hecm ede canbeleb
Bilâ teemmül dil arzumend ki gele behiceye lebbeleb

Ahyânen matlubuma intiaşen teşebbüs edib istimzace
Ahz ü girifte maruz kalıb bün netice ikfal mecmece

Uzviyetinden taridin emer dumanı mebşure cilvenümâ
Erca-i zeval-i elem temdid oldu ve nabud terennüma

Madem ki adem-i anise azam-ı paydır sefil nefsime
Demadem ehl-i atlab ola âmâde içün elezz-i et’ime

Aksâ-yı emeli mahîstir her saat her gün her hefte
Sâlimen kânîdir hâlâ mevcuttur reh-i nâ-refte

Salon yıkıldı. Şiirin ekserisi anlaşılmamıştı bile ama Fahreddin’in talebeleri deli gibi bağırıp ıslık çalıyordu.

“Şiirinde kendi hislerini değil benim hayatımı anlatmışsın.”
“Zavallı hayatına öyle bağlanmışsın ki başkasında benzerini görmeye katlanamıyorsun.”
“Laf ebeliğine başlama yine şimdi.”
“Şiirim hazirundan pekâla teveccüh gördü. Sen benden daha çok, daha derin hissettiğini iddia ediyorsun. Öyleyse kendi şiirini sun, aynı topluluktan bakalım neticede hangimiz daha çok tasdik görmüş olacağız?”
“Peki. Sen şiirin için beş gün müddet istemiştin. Bense tek günle yetiniyorum.”
Gençlerden biri atladı:
“Sen halkın adamısın Cüveynî reis. Bunun gibi ağdalı kasıntı yazmazsın zaten.”
“Haddini bil lan zibidi. Ne biçim konuşuyorsun?”
“Bana bak dergahta çekeceğin kırk yıllık çilen olurum senin çocuk akıllı ol.”

Onlar şartlarda mutabık kaldı ve artık her şey son büyük çarpışmaya.

***

Fahreddin, önündekilerle meşgulmüş gibi başını eğip şâkirdlerinin birbirleriyle konuşmalarını dinlemeyi severdi. İmtihan veya münazara hâlinden ziyade alelade sohbetlerde neler söylediklerini merak eder, epey dikkate alırdı. Velakin bu sefer defaatle talebelerinin geleceklerinden ümitvâr olmasına mâni sözler işitip durdu. Delikanlılar hayvanatı andıran kahkahalarla konuşuyordu.
“Helaya kim çıktı lan en son?”
“Oğlum şeytan koca bir gün dünyada besmelesiz yenen bütün yemekleri sıçsa böyle kokmaz.”
Fahreddin efkârlandı.
“Doğrudan Kum’a mı gitseydim acaba? Niye burada durakladım ki? Şunların haline bak.”

Cüneyd çıkageldi.
“Yok edilmeye hazır mısın Fahri?”
“İsmimi farklı telaffuz ederek beni baskı altına mı almaya çalışıyorsun?”
Fesubhanallah çekti Cüneyd. Gazi’nin laf sokma teşebbüslerinden gına gelmişti.
“Şöyle ortaya geçeyim. Başlıyorum.”
“Hadi bakalım.”

asla
etmem bunu tecviz
lâkin
hâlim ibret-âmiz
otur
zihni düğüm tilmiz
dinle benden nâçiz
olma şerle techiz
öğren sözler veciz
olsun hikmet bâriz

kapıldım telaşa,
gönül taşa coşa.
letafette şa’şaa,
gizlice temaşa
maksadımı ifşa.
Ey ya heyban-güşâ
şevk teslim oluşa
gururunu aşa.

ismine pek merak
başı ‘dil’dir ancak
edâ sabır sebbak
hepsine müstehak
bir cilve-i mutlak
aciz kaldı idrak
beni ettin helak
koy adın dil-hettak

zülden aldım feyiz
görem şehvet-engiz
daldım uçsuz dehliz
tattım bazı galiz
yüzdüm yedi deniz
nerde ab-ı leziz
kaldı ise sensiz
neylesin bu aciz.

sihir dolu kiler
doldurdu mideler
düşü dimağ deler
bu ahu mâdeler
verdi bana keder
vardım sona heder
sahi imiş hançer
sahte oyun müncer

Bir önceki kadar coşkun olmasa da yine heyecandan çıldıran seyirciler… Talimhane talebelerinde sessizlik. Hangi şiirin daha iyi olduğuna mecliste hazır bulunanlar karar verecek.
“Mahmud sen hakem ol.”
“Evet gençler. Şimdi sırayla her iki şiir için tezahüratlarınızı göreceğiz. Fahreddin’i destekleyenler?”
“Oooaaaaaaaaaa! Fahriiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!
“Tamam tamam. Şimdi Cüneyd’i destekleyenleri görelim.”
“Hoohoaaaaaaaa! Cü-neyd! Cü-neyd!”
“Karar vermek çok zor. Baştan yapacağız. Fahreddincileri duyalım!”
“HUUAAAAAAAAAAAAA! Patlatsanıza laaaaaaan!”
“Cüneydciler!”
“Ooo-ooo Cüneyd Cüveynî! Ooo-ooo Cüneyd Cüveynî!”
“Olacak gibi değil beyler. Kazanan ilan edemiyoruz. Berabere!”
Fahreddin hayatında ilk kez galip gelmedi. Cüneyd hiç tarzı olmayan bir işe bulaşmıştı.
Berabere.

***

Abbasi imparatorluğunun bakiyesi topraklar fokur fokur kaynıyordu. Öyle bir devirde öyle bir yeri mesken tutmuşlar ki Nişabur ve civarı adeta fitne kazanı. Yiğitliği, savaşta ustalığıyla her hanedanın ve emirliğin gözdesi Türk, kendi asabiyyetine dayanan devletler kurmuş, artık bitab düşmüş Arab ve Fars’ın yerini yavaş yavaş almakta. Farklı meşrebden kelam ekollerinin taraftarları kavgaya tutuşmuş. Sahte peygamberler, mehdiler havada uçuşuyor. Her bir yanda isyan var.

Nişabur’da bâtınî mezheblerin en manyaklarından iki güruh çekişme halindeydi; Attâşiler ve Karmatîler. Yandaşları imamet meselesinden birbirine düşer, kendi namzetlerine itibar kazandırmak için onlara atfedilen fevkalbeşer hâlleri, keramet hikayelerini ballandıra ballandıra anlatır. Hizibler arasında stratejik suikast vak’aları baş göstermişti kaç zamandır. Bu sefer işler öyle karıştı ki mesele küçük çaplı savaşa dönüşecek kadar büyüdü. Karışıklığı bitirmek için Karmatî şeyhi Haydar şehre geldi. Attaş’ın yanından kovduğu, sonra gittiği her yerde “Attaş ilahtır bense onun peygamberiyim” diyen Muzaffer Attâşî zaten Nişabur’da ikamet ederdi.

Herkes iki büyük şeyhin kozlarını teke tek paylaşacağını biliyordu. Attâşî, Haydar’ın şehre intihacından haberdardı. Beklemek yerine bulup yok etmeyi uygun buldu. Haydar sokakta tebdil-i kıyafet ile gezerdi ve Karmatî tekkesinin yeri asayiş kuvvetlerince dahi muamma idi. Muzaffer’in casusları memurlara rüşvet vererek bir neticeye varamadılar. Mecburen şehrin dört bir yanına yayılıp iz peşine düştüler. Sağda solda müridlerin kavga döğüşü ile geçen dört günden sonra nihayet casuslar at üstündeki hırpanî bir heriften şüphelenip takibe koyuldu. Adamın sürüşünden, atın ayaklarını yere vuruşlarından avamdan değil havastan birine ait olduğunu anlamışlardı. Adam çoğunlukla Yahudi tüccarların yaşadığı muhite kadar gitti, hayvanla bir iki saat oyalanıp bakımını halledip içeri geçti. Henüz başka giren çıkan yoktu.

Birkaç mahalle ötede Yahudi tefecilere borcu olan birinin evine gidip istediklerini yapması halinde borcunu ödemeye yardımcı olacaklarını vaad ettiler. Zor durumda olan borçlu hem ürkmüştü hem teklif işine de gelmişti. Talimatları dikkatlice dinleyip işe koyuldu. Biraderiyle beraber hırpanî herifin evinin etrafında mahcubane tavırla mekik dokumaya başladı. İçeride kaç kişi ne yapıyor anlamaya çalışıyorlardı. Bir anda kapı açıldı. Herif çıkıp bağırdı:
“Ne yapıyorsunuz siz?”
Borçlunun kardeşi avuç içlerini göstererek, ezik sırıtışıyla herifin yanına yürüdü.
“Kusura bakma ağam. Bizim buralardan birine borcumuz vardı da, onu ödeyecektik. Evini tam çıkaramadık, acaba burası mıydı diye takıldık. Tokmağı vurmağa cesaret edemedik.”
“Bana kimsenin borcu falan yok. Yanlış yerdesiniz.”
“Tüccarın adı Süleyman. Tanır mısın onu ağam?”
Herif içeri sorup geleceğim dercesine kafasını ve vücudunu yana çevirir gibi oldu, hemen durdu. Kaşlarını çatarak:
“Tanımam etmem. Hadi gidin işinize.”
“Hayırlı akşamlar ağam, tekrardan af dileriz.”

Haydar’ın içine kurt düşmüştü. Öfkeyle içeri odaya geçip;
“İfşa mı olduk lan bu ne? Uzatmanın manası yok. Diğer eve geçelim. Siz dışarı çıkıp Muzaffer’in çakallarına sataşın. Haber salın, her yerde olay çıkartılacak. Gerisini ben hallederim.”

Yahudi çevresinde görünüşte onlar gibi yaşayıp aslında Karmatî olan yığınla insan vardı. Tüneller vasıtasıyla yer altından münasebet sağlıyorlardı. Haydar adamlarıyla beraber gizlice diğer evlerden birine geçti. O günlerde Yahudiler Hamursuz Bayramı’nı kutluyordu. Mahallenin bazı kısımlarında merasim halinde şarab içiliyor, bayrama mahsus yemekler yeniyor, çocuklar şarkı söylüyordu. Casuslarca fark edilmemek için Karmatîler curcunadan istifade etti. Kalabalığa karışıp diğerleriyle birlikte maskaralık yaptılar. Haydar farklı bir at ile aralarından uzaklaşıp gitti.

İbni Hüzeyme Camii’nden yatsı namazı akabinde dağılan kalabalığa karşı Karmatîler bağırmaya başladı:
“Başımızdakiler fasık! O zalimlerin arkasında namaza durmayın! Mehdi geldi, herkes ona tâbi olmakla mükellef! Uymayan kafir!”
Kavga kıyamet koptu. Karmatîler, Attâşîlere saldırdıkları belli olmasın diye alakasız toplulukları kışkırtıyordu ayrıyeten. Diğer yandan inzibat memurlarının çok olduğu yerlerde yumruklaşmaya varmayacak şekilde sürtüşmeler başladı. Ehl-i tarikat ile tasavvufun zındıklık olduğunu iddia edenler karşı karşıya gelmişti. Vaiz tabiatlı kimseler öne atılıp kendince deliller öne sürdü. Bir süre devam etti böyle, ardından ortam yumuşar gibi oldu. Ehl-i tarikten biri çıkıp:
“Zamanında ben de sizin gibi düşünürdüm. Ama hayatın sultan fermanı gibi katı kaidelerden ibaret olamayacağını anlayıp tasavvufa yöneldim.”
“Tasavvufa yönelmişmiş. Bir kere de şeriata yönelin ulan.”
“Onların ikisi birdir, senin idrakin yetmez gafil piç.”
“Bak arkadaş, dine tonla şey ekleyip durdunuz. Bunlar bidattir.”

Kalabalığın hararetinden bunalanlardan biri, kenarda sırtının solunu duvara dayamış, sağ eliyle sakalını karıştırarak sırıtan Cüneyd’e seslendi:
“Konuş ey Cüneyd!”
Onunla beraber üç beş kişi daha Cüneyd’e döndü, yanlarındakilerin omuzlarına dokunarak dikkatlerini o tarafa çekti. Tartışanlar sustu. Tartışmada kim rakibini alt eder gibi olursa veya kim sayıca fazlaysa onun tarafını tutar onların lehine şiir söylerdi Cüneyd.

Sünnetullah hiç uğramaz sekteye
Dikkat kesilesin işbu nükteye

Peynir küf tutmuş bekleye bekleye
Sûfî küfr tutmuş ekleye ekleye

Yaşaaa! Obaaa! Gördün mü zenci! nidâları berhem-zened oldu. Neşelenmişlerdi. Cemaat, aralarına nifakı sokup kaçanların hilesine düştüklerini anlayamadan vaktini boşa harcadıktan, kalpler kırdıktan sonra tek tük homurdananlar hariç sakin sakin dağıldı gitti.

Cüneyd Cüveynî’nin şiirlerinde kullandığı kelimeler edebiyata hevesli gençler arasında revaç bulur, öte yandan cahillerin özentilikten öteye gidemeyen herzelerinde yerli yersiz kullanılarak azab görürdü.
“Evlendirelim oğlum seni.”
“Yok be abi hazır değilim. Zaten pek anlaşamıyoruz kızlarla.”
“Tanışır anlaşırsın yahu, nedir yani? O da olur illa ki.”
“Beğenmiyorlar işte, sünnetullah bende böyle tecelli etmiş. Yapacak bir şey yok.”

***

Her yanında kavga gürültü çıkan şehir durulmak üzereydi. Müridlerinden haber bekleyen endişeli Muzaffer, odasında çay içiyordu. Bu içeceği kadim Çin bilgeliğinden keşif yoluyla öğrenmişti. Sırtı kapıya dönüktü. Bir anda kapı kapandı, Attâşî hızla döndü. Yine arkasından pencere tarafında bir kılıç kınından sıyrıldı. Ayağa kalkarak döndü, Haydar Karmatî’yi gördü.
“Demek sen ha köstebek?”
“Hafiyelerini maymun ettim. Kiminle uğraştığını biliyorsun ama yine dayılandın. Bedelini ödeyeceksin.”
Muzaffer kılıcını ve kalkanını kaptı. Haydar bayram merasiminden geldiği için soytarı kılığındaydı ama Attaşi ciddiyetini bozmadı. Hızlıca bir plan yaptı:

“Önce çaydanlığı üzerine fırlat. Yanmamak için geri çekilecektir. Hemen bir iki adım yaklaşıp duvarda kıstırmayı dene. Kılıcını enlemesine savurup alan yaratmak isteyecektir, sert bir şekilde blokla. Şaşırıp öne atılması için yaklaşıyormuş gibi fake ver. Kapıdan kaçıp gitmemesi için sağ taraftan hızlıca yaklaş. Boşluktan güç alamayacak kadar duvara yakın durmak zorunda kalacak. Kılıcını dikine uzatıp yaklaşmanı engellemek isteyecektir. Kılıcı sürekli bir sağ sonra sol eline alıp tahmin etmesini zorlaştır. Tam sol eldeyken, boğazına saldıracakmış gibi yap ve bir anda öteki eline alıp sağa kaykılarak kalbine sapla.
Fizikî iyileşme: Anında geberdi.
Ruhî iyileşme: Allah bilir.
Tarikatın itibarı: Yok edildi.

İkisinin stratejileri bâtın aleminde çakıştı. Haydar altta kalmadı, karşı planını yaptı:

“Ben yer miyim lan bu numaraları? Çaydanlığa aşağıdan yukarı doğru vurup kılıcı yere indirmeden ileri savur. Geri çekilecektir. Karın kaslarının zayıflığı yüzünden yana kaçamayacağı için kılıcı tepeden kafasına indirmeyi dene. Zar zor kurtulup afallayacaktır. Sağ elinden sol eline geçirme numarası çekerken bileklerine davran, kılıcını düşürecektir. Raks ederken öğrendiğin ayak hareketleriyle hızlıca yer değiştirip kafasını karıştır. Yeterli mesafe yakaladığında doğru hesapla karnına sapla.
Fizikî iyileşme: Acı çekerek yavaş ölüm.
Ruhî iyileşme: Müridlerim intikamımı alır tesellisiyle rahatlama.
Tarikatın itibarı: 40 yıllığına askıya alındı.

Attâşîler odaya girdiklerinde şeyhlerinin kanlar içinde yerde yatan naçiz vücuduyla karşılaştılar. Haydar Karmatî’ye dair tek nesne ise gömleğinin kesik parçasıydı. Muzaffer öldüğünde kıyametin kopacağına inandıkları için karşılaştıkları sahne fazla tesirli olmadı. Ölmüştü ama dünya yerinde duruyordu. Aldatılmış hissediyorlardı ama çaktırmadılar.

***

Yine bir cami basılıp cemaati öldürülmüştü aynı kıbleye dönenler tarafından. Halkın tadı kaçmıştı iyice. Şehrin yine el değiştireceği, Büyük Türk hakanı Tuğrul Bey’in Nişabur’u alacağı konuşuluyordu. Kimi şehrin yeni ve güçlü bir devletin eline geçmesinin faydalı olacağını, rahatlayacaklarını; kimi ise kargaşadan bıktıklarını, sükunete ihtiyaçları olduğunu beyan ediyordu.

“Sen ne dersin bu işe çadırcı?”
Acemler cinsilatife düşkün Arabları bu lakabla çağırıp alay ederdi.
“Saraylarınızı yıkanlar o çadırcılar değil miydi?”
Cüneyd ağzından dökülen kelimelerden anında utandı. Laf atanlar ise tacizlerine hele bu adamdan mukabele görme ihtimali hiç yokmuşçasına şaşırmıştı. Hayret ededura susup sadece bakındılar. İhtiyar bir kadın zahid dervişler gibi başını ve bastonunu sanki o an dinlediği bir şeyi teyid eder gibi sallayarak ağır ağır Cüneyd’e yanaştı ve;
“Belanın kokusunu alırım evlat. Çık git.”

Hadiseye şahitlik eden iki kişi, Cüneyd’in muhabbet zırhı delinip parçalanmış gibi birdenbire alakasız bir mevzuya daldılar:
“Duydun mu? Bu herif hadis uydurup uydurup millete anlatıyormuş.”
“Uydursun abi nolcak? Koskoca muhaddisler ayıklayamaz mı onları sanki?”
“Bilmem. E yani o da doğru.”

Cüneyd’in ilim meclislerine uğrayıp evvelce uydurduğu hadisleri naklettiği söylentisi halk arasında tevatüren yayılmıştı. Bu yüzden samimiyetine itimad edenler azaldı. Lakin hâlâ bütün şehrin ahbabı gibiydi. Muzırlığını sevimli bulan çoktu ayrıca.

***

Çok önce Pers hakimiyetinin ezip geçtiği, asırlardır anı bekleyen, gizlenmeyi başarmış Mazdekçiler artık ellerine fırsat geçtiğini düşünüyordu. Gaznîlerle Tuğrul Bey’in savaşıyla onlara gün doğmuştu. Elebaşı pazar meydanına çıkıp haykırarak ilan etti:

“Yarin yanağından gayri falan tanımayız, her şey ortak laaaaaan!”

Cüneyd gitmekte geç kaldığını gördü.

Ah, bir fırtına ki,
tehdit ediyor güzel hayatımı.
Bulamazsam bir sığınak,
yok olup gideceğim.
Savaş, yıkım; bir nehir ötede.

Ah, görüyor musun atları,
caddelerimizi süpüren.
Kan kırmızısına boyandıkça duvarlar,
Kızgın boğa iyice zıvanadan çıktı.
Tecavüz, katliam; bir sokak ötede.


(*) : Şiirin izahı için: http://www.bilirkisiheyeti.com/2015/06/23/divan/